fbpx
Canlı Yayın Play Button
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 23°C
Rüzgarlı

Rusya, Türkiye ile savaşsa ne olur?

05.03.2020
81
A+
A-

Eğer revizyonist (yayılmacı) olmayan bir Türkiye ve Rusya olursa, eski defterleri çok karıştırmamak şartıyla Rusya ile Türkiye’nin turizmden, ticarete, enerjjye kadar pek çok alanda işbirliği yapması mümkün. Bu alanlarda işbirliği yapılıyor zaten. Ama bugün hem Erdoğan Türkiyesi hem de Putin Rusya’sı revizyonist davranıyor. Erdoğan Neo-Osmanlı hayalleri görüyor. Türkiye’nin güç ve imkanlarını aşan, reel politiğe aykırı maceralara sokuyor ülkeyi. Belki de kendi sorgulanmasını engellemek için devleti ve toplumu bunlarla oyalamak zorunda? Putin ise petrol-gaz imkanlarını ve Sovyetler Birliğinin silah sanayiini kullanarak ara verilen Rus yayılmacılığını tekrar harekete geçirdi.

Résultat de recherche d'images pour "russian vs turkish army"

Her iki ülkenin halkı eski itibarlı günlerinin özlemini duyuyor. Her iki ülkenin başında da diktatörler var. Ama arada ciddi bir fark var. Rusya’nın başında bariz defoları olmayan, kendinden ziyade ülkenin geleceğini düşünen, ne yaptığını bilen, uzun erimli planları ve stratejileri olan demir yumruk Putin varken, Türkiye’nin başında boğazına kadar kirlenmiş, devleti ve milleti soyma üzerine hareket eden, ibresiz, ilkesiz, şantajlarlaa ayakta kalmaya çalışan zorba bir yönetim var. Ayrıca Rusya’nın aksine Türkiye yerli ve kendine yeter silah sanayine sahip değil. Petrol-gaz-enerji açısından dışa bağımlı, ekonomisi hızla çöken, toplumsal bütünlüğü atomize edilmiş, iç ve dış politikada yönünü şaşırmış bir ülke.

Böyle bir denklemde Rusya ile Türkiye savaşırsa ne olacağı gayet açık. Hayatı Ertuğrul Diriliş dizilerinden ibaret sanan, tarihten, coğrafyadan bi haber, AKP’li kitlelere bunu anlatmak zor. Erdoğan iktidarının mevcut halde Rusya’ya kafa tutma, savaşma durumu yok. Erdoğan’ın bunun gayet farkında olduğunu, ancak tabanını diri tutmak için gaz vermek zorunda olduğunu biliyoruz. Herşeyden önce Türkiye silah sanayisinden enerjiye kadar pek çok alanda Rusya’ya bağımlı. Rusyadan turist gelmezse, bir kaç ay Rusya domates biber satamazsak ekonomimiz çöker. Türkiye’nin doğrudan değil, Suriye üzerinden dolaylı dahi olsa Rusya ile kapışması harakiri yapmaktan başka bir şey değil. Nitekim dün NATO’ya höyküren Erdoğan Rusya’nın en küçük tehdidinde yüzünü batıya dönüyor; NATO üyesi olduğunu hatırlıyor. Rusya’ya karşı NATO’yu göreve çağırıyor.

Mevcut Türkiye’nin Rusya ile savaşması, hatta ciddi gerilim yaşaması Türkiye’ye ağır fatura çıkarak bir durum. Öte yandan Türkiye’nin Rusya ile batıya/NATO’ya alternatif stratejik işbirlikleri geliştirmesi ve aynı pakt içinde olması da mümkün değildir. Ergenekoncuların söylediği, ulusalcıların öykündüğü, anti emperyalist söylemlerle ülkeyi Rusya ve Çin’in kucağına itienlerin aksine coğrafyamız ve tarihimiz bize yayılmazı Rusya ve Çin’den uzak durmamız, aksine onlardan gelebilecek zararlara karşı tedbirler almamız gerektiğini söylüyor. Coğrafya kaderdir. Coğrafya ibni Haldun’un bahsettiği gibi sadece milletlerin, ,insanların karakterini, alışkanlıklarını etkilemez. Aynı zamanda ülkelerin/devletlerin siyasi kültürünü, dış politikasını, ordularını, dostlarını ve düşmanlarını belirler.

Realiteler, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik, siyasi, askeri durum, parçalanmış toplumsal yapı, bölgesel güç olan Erdoğan Türkiye’sinin Global güç olan Rusya ile asla dalaşa girmemesini söylüyor. Öte yandan tarih ve coğrafya bize, Rusya’nın güçlü olduğu ve yayılmacı politikalar izlediği dönemlerde onunla çıkarlarımızın asla uyuşmayacağını söylüyor. Deyimlerimiz arasında bulunan “Ayı ile yatağa girmek!” sözü biraz da sembolü ayı olan Rusya’ya işaret etmektedir. Sadece Türkiye değil, bütün Türki halklar olarak Rusya’ya karşı neden hep teyakkuz içinde olmamız gerektiğini gelin hamasi, süslü sözlerle veya kuru düşmanlıkla değil, tarih ve coğrafyanın gerçeklikleri üzerinden anlamaya çalışalım.

Ruslar 15. yüzyılın sonlarında ve 16. yüzyılın başlarında Moskova çevresinde yaşayan bir Tatar-Moğol devleti olan Altınordu devletine (1242-1502) bağlı bir beylikti. Rusların yaşadığı alanların doğusunda ve güneyinde tamamen Türki halklar, batısında ise Slav, Türki ve doğu Avrupa halkları karışık olarak yaşıyordu. Ruslar genişlemeyi düşündüklerinde mutlak manada Türki halklarla çatışmak, onların aleyhine büyümek durumunda idiler. Nitekim bu coğrafi zorunluluğun getirdiği durum nedeniyle Ruslarla Türklerin pek çok savaşı olmuş, 16. yüzyılda küçük bir beylik halinde yaşayan Ruslar ilerleyen dönemlerde Orta Asyadan, Kafkaslara, Hazar kıyılarına, Kuzey Doğu Asya’ya, Tuva’ya, Sibirya’ya kadar olan geniş coğrafyada daha ziyade Türki toplulukların topraklarını işgal ederek büyümüştür.

Altın Orda Devletinin 1502’de yıkılmasından sonra bu büyük devlet Kazan Hanlığı Kırım Hanlığı, Asrtahan Hanlığı, Nogay Hanlığı ve Sibir Hanlığı şeklinde parçalara ayrılmış, Rusya imparatorluğunun çekirdeğini oluşturan Moskova Knezliği bu dönemde bağımsız kalmıştır.

Doğu Slav boylarından olan Rusların farklı bir etnik grup olarak ortaya çıkmaları 15. Yüzyılda olmuştur. Çar 3. İvan’ın reformlarıyla Rusya Çarlık haline gelmiş ve bir kaç asır içinde dünyanın en güçlü, en geniş imparatorluklarından birisi olmuştur. Güçlendikçe etrafında yer alan Türki devletleri yıkmış ve Türki halkları bünyesine katmıştır. Önceleri batı ve doğu Asya’daki Türki devletleri yıkarak genişleyen Rusya Çarlığı bir süre sonra o dönemin en güçlü imparatorluğu Osmanlı Devleti ile çatışmaya başlamış ve bu defa sürekli Osmanlı devleti aleyhine genişlemiştir. Biz Rusları Asya Türki toplulukları ile mücadelelerinden öte Osmanlı Devleti ile Savaşlarından tanırız. Dünyadaki tüm Slav kökenlilerin ve Ortodoks halkların hamiliğine soyunan Rusya çok defa Osmanlının içişlerine de karışmış, Slav-Ortadoks kökenli halkları Osmanlı aleyhine kullanmıştır. Zaman içinde Ruslar doğuda Sibiryaya, Kuzeyde Kuzey denizine kadar ulaşırken batıda Balkanlara, Güneyde kafkaslara inmiştir. Tarihte yaşanan 16 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan 11 tanesini net olarak Ruslar kazanmıştır. Osmanlı’nın Ruslara karşı kazandığı savaşlar net bir galibiyet değildir ve kazanıma dönüştürülememiştir. Bütün savaşları, tarihi burada ele almak mümkün değil. Ama başlıca olayları ele almak bizim neden coğrafi ve tarihi olarak revizyonist bir Rusya ile müttefik olamayacağımız ortaya koyacaktır:

Moskova Knezliği, Korkunç İvan döneminde 1552 yılında Kazan Hanlığına, 1556 yılında da Astrahan Hanlığına son vermiş ve Çarlığa dönüşmüştür. Bu işgallerden sonra Osmanlının batı ve Orta Asya Türklüğüyle bağı kesilmiş, ticaret ve Hac yolları Rusların eline geçmiştir. Ruslar o dönem bir Türk gölü olan Karadeniz’e inmenin yollarını aramaya başlamışlardır. Sokullu Mehmet Paşa’nın Don ve Volga nehirleri arasında kanal açarak bu engeli aşmaya çalışma çabası Rusların müdahalesi nedeniyle sonuç vermemiştir.

16. YY her ne kadar güçlü olduğu dönem gibi görünse de Osmanlının ve Anadolu’nun Orta Asya Türklüğüyle bağlarının Kuzeyde Rusya, Doğuda Safevi Devleti tarafından kesildiği bir dönemdir. Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı ilk dönemleri fetihlerinin beşeri kaynağını Orta Asya Türklüğü teşkil ediyordu. Fethedilen yerlere doğudan gelen  Türki kavimler yerleştirilerek Anadolu’nun ve Balkanların Türkleştirilip İslamlaştırılması sağlanıyordu. İşte 16. yüzyılda Osmanlı Devleti faturası uzun vadede anlaşılacak iki olumsuz gelişmeyle muhatap oldu. Kuzeyde Ruslar, doğuda Safeviler Osmanlı devletinin Asya Türkleri ile bağını kesti ve beşeri kaynak akışını durdurdu. Bu kesinti zaman içinde Asya Türklerinin Rus hegemonyasına girmesini,Osmanlı Devletinin zayıflamasını getirdi.

Türk-Rus tarihinde önemli kırılmalardan birisi de 1768-1774 Osmanlı Rus savaşıdır. Bu tarihe kadar Kırım Hanları Osmanlı Devletine bağlıydı ve Osmanlı orduları yanında seferlere katılırlardı. Batı Asya, Asya stepkerine sıkışıp kalmak istemeyen Rusya bir şekilde Karadeniz’e inmek istiyordu. Bunun önündeki engel Kırım Hanlığı idi. Pekçok cephede süren bu savaşların sonunda Osmanlı Devleti barış istemek durumunda kaldı. Zira Baltık Denizinden gelen Rus donanması Çeşme yakınlarında Osmanlı donanmasını yenilgiye uğratmış ve 5 yıl kadar Akdenizde kalmıştı. 1774’te imzalana Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım Hanlığı önce bağımsız kaldı, sonra Ruslar tarafından işgal edildi. Böylece Ruslar Karadeniz’e güçlü şeklde inmiş oldular. Bu safhadan sonra Rusların ajandasında hep Boğazları kontrol etme ve sıcak denizlere inme olacaktı. Yapılan pek çok savaşta Ruslar Balkanlardan ve Kafkaslardan sürekli Osmanlı aleyhine ilerlediler ve neredeyse Karadenizi bir Rus gölü haline getirdiler. Bu arada Balkanlardaki Slav kökenli azınlıkları, Rumları ve Ermenileri kışkırtmaktan kaçınmadılar. Bugünkü Balkan ülkelerinin oluşumunda batı desteği yanında Rus Panislavizm siyasetinin etkisi büyüktür.

16. yüzyılda Moskova etrafında küçük bir prenslik olan Ruslar Türki halklar aleyhine genişleyerek 17. yüzyılda batı Asya’da, Avrasya’da güçlenmiş, 18. yüzyılda Karadenize, Kafkaslara inmiştir. 19. yüzyılda Batılılar Rusların Boğazları kontrol edip Osmanlı devletini yıkacağından endişe ettikleri için çok defa Hasta adam denilen Osmanlının yanında yer almış ve Osmanlı’nın bütünlüğünü savunmuşlardır.

Ruslara karşı aldığımız en onur kırıcı ve acı yenilgi bizim 93 harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı Rus Harbidir. Bu felaket Neo-Osmanlıcı, İslamcıların “hiç toprak kaybetmeyen hükümdar!” dedikleri II. Abdülhamit döneminde yaşanmıştır. Ruslar doğudan Erzurum’a kadar gelirken, Batıdan o dönem başkent olan İstanbul’un dibindeki Yeşilköy’e (Atatürk Havaalanının olduğu bölge) gelmişlerdir. Batılı güçlerin devreye girmesiyle Ayastefenos Antlaşması imzalanmış bu anlaşmayla Karadağ, Sırbistan, Romanya bağımsız, Bulgaristan ise özerk olmuştur. Osmanlı devletine ağır savaş tazminatı ve kaybedilen topraklar kar kalmıştır.

Birinci Dünya Savaşında Ruslar yine Kafkaslardan ilerlerken 1917 Bolşevik devrimi çıkmış ve savaştan çekilmişlerdir. Ancak Rusların sıcak denizlere inme ve Boğazları kontrol etme hevesi SSCB döneminde de bitmemiştir. II. Dünya Savaşı sonrası Hitler’den boşalan alanları işgal eden Stalin İnönü Hükümeti’nden Boğazların kontrolünü istemiştir. 19. Yüzyıl boyunca her sıkıştığında Ruslara karşı Avrupalılardan yardım isteyen Osmanlı-Türkiye bu defa NATO üyeliğine girerek Rus tehdidinden korunabilecektir.

SSCB’nin dağılmasından sonra Rus gücü azalmış, etki alanı konjonktürel olarak daralmış ise de Putin’in iktidara gelmesiyle 4 asırlık yayılmacı, sıcak denizlere inmeyi hedefleyen Rus dış politikası geri gelmiştir. Maalesef 1991-2000 arası oluşan boşluğu Türkiye gerektiği şekilde değerlendirememiştir. Bu dönemde Türki Cumhuriyetlere yönelik en stratejik adım, oralarda açılan Gülen Okulları olmuştur. 15 Temmuz sonrası AKP bu okulları kapatmayı bir vazife edinmiş ve o kazanımları da heba etmiştir. Bugün Türki Cumhuriyetler Rusya Federasyonu içindeki özerk cumhuriyetlerinden hallice, ama Rusya’ya güçlü şekilde bağımlıdırlar.

Putin devleti kontrol edince Karadeniz’i Rus gölü yapma ve sıcak denizlere inme stratejisini aktive etti. Önce Gürcistan’ın bir bölgesini işgal etti. Ardından Ukrayna’ya bağlı eski Türk yurdu Kırım’ı işgal ederek oradaki deniz üslerini yeniden yapılandırdı. Putin, Erdoğan’ın ve Batının karıştırıp eline yüzüne bulaştırdığı Suriye’den kendisine alan oluşturmayı atlamadı. Esed’in yanında yer alarak kara birliklerini Suriyeye soktu, Akdeniz’de deniz üsleri edindi. Ayrıca Suriye’nin hava sahasını artık Rusya kontrol ediyor. Bundan sonra Suriye üzerindeki etkisini azaltmayı beklemek abesle işgal. Artık Rusya sadece kuzey komşumuz değil, aynı zamanda güney komşumuz. Sınırlarımızda Rus askerleri devriye geziyor. Anadolu da “ürmesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir” derler. Erdoğan iktidarı sürüye kurt değil, ayı getirdi.

Erdoğan iktidarının hemen hiç bir konuda geleceğe dönük, fizibilite edilmiş stratejik bir hedefi yok. Attığı hamasi nutukların ise altı boş. Onları gerçekleştirecek hiç bir gücü, öngörüsü, siyaseti yok. Erdoğan’ın bunları bilmemesi mümkün değil. Ama bu kadar kirli, yozlaşmış bir iktidarın demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi değerleri önceleyen NATO ve Batı ile yürümesi de mümkün değil. O da kendi çıkarları için ülkeyi Rusya’nın kucağına atıyor, Rusya’dan tokadı görünce NATO’yu hatırlıyor. Öte yandan müttefiki Ergenekoncular içerde Rusya’nın etki elemanları olarak topluma-iktidara Rusya karşıtı söz ve eylemlerde sopa gösteriyor.

Türkiye’nin ne coğrafyası ne tarihi yayılmacı Rusya ile (Çin için de durum aynı) ittifak kurmaya müsaade etmiyor. Çünkü Rus yayılma alanları bizim varlık alanlarımız. Ama Erdoğan’ın zaafları, korkuları nedeniyle ülke ayı ile yatağa sokuluyor. Türkiye, ilkesi sınırları, hedefleri olmayan itibarsız, güvenilmez bir ülkeye dönüştürüldü. Bu kadar angajmandan, tavizden, kayıptan sonra batıya yönelmek ne kadar işe yarar bilemiyoruz. Suriye’de İdlib’te tarih tekerrür etti. iki ay önce Rusyayı “Stratejik Ortak” ilan eden Erdoğan-AKP şimdilerde Rusya ile savaşmayı konuşuyor. Rusya’dan sopayı görünce batıyla ve NATO’yla müttefik olduğunu hatırlıyor.

YORUM | Doç. Dr. MAHMUT AKPINAR

www.tr724.com

YORUMLAR

Bir Cevap Yazın

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

%d blogcu bunu beğendi: